Yukarı
Röportaj

Hayatı okumanın gizli bir dili var

Aynanın karşısındasın. Bozulan saçını aynada görüyor ama kendinde tarıyor, düzeltiyorsun. İşte hayat tam da böyle konuşuyor bizimle. Dışarıda görüp de hoşumuza gitmeyen her şeyde bize ait bir mesaj yazılı. Ama ne? Bunları okumanın formülü işte bu yazıda.

YAPRAK ÇETİNKAYA

Hepimiz farkındayız aslında; iyi-kötü, güzel-çirkin, negatif-pozitif diye giden bir ikilikler dünyasında yaşıyoruz. Ama bu ikiliği ipucu olarak alıp kullanmayı bugüne kadar hiç düşünmedik. İyiyi büyütmeye, kötüyü kötülemeye o kadar daldık ki dengeler şaştı, yeri geldi hayatımız alt üst oldu. “Neden?” diye sorduk da pek bir yanıt alamadık. “Böyle işte…”lerle geçiştirildik. 

Şimdi bize bir anahtar sunuluyor. Ünal Güner, hakikatle buluşmanın bir sistemi, matematiği ve alfabesi olduğunu ve bunu herkesin öğrenip kullanabileceğini söylüyor. Sözlerimizin, duygularımızın, yaşadığımız olayların ve rüyalarımızın içinde gizlenen bu alfabeyi kullanmaya başladığımızda kendimizi bilmeye de başlıyoruz. Kendimizi bildiğimizde ise hayattan ne talep ettiğimiz konusunda netleşiyor, farkındalıklı niyetlerle yaşamaya ve hediyeleri kabul etmeye başlıyoruz. İşte o vakit geldiğinde isyan içeren “Neden?”ler, hayatla keyifle selamlaştığımız “şükür”lere dönüşüyor. 

Ünal Güner

İlk kitabın çıktı ve burada ilk kez anlatılan bilgiler var. Okuyucunun neyi fark etmesini amaçlıyorsun?

İnsanlar aslında maneviyatla ilgilenmeyi çok seviyorlar ancak şu an mevcut manevi yollara, akımlara ve bu yollarda olan bazı insanlara bakıp, “Maneviyat buysa ben böyle olmayayım” diyerek maneviyata bir damgalama yapıyorlar. Bu sefer dünya ve madde işlerine kanalize olarak bu işlerden uzak durmaya çalışıyorlar. 

Maneviyat kendinde olmaktır. Bütün ibadetler, tüm manevi çalışma sistemleri seni kendine getirmek için var. Bunun adı ister mantra olsun, ister meditasyon olsun, ister namaz olsun, ister oruç, istersen de bir işe odaklanma olsun… Bunları her biri senin kendine gelmen için var. Biz de bu kitapta aslında şunu anlatıyoruz; bir hayat aynası var ve bu hayat aynasını seyrettiğinde sen kendini görüyorsun.  Kendinden olanı o aynada seyrediyorsun. Önce bunun dilini öğretiyoruz. Bu fark edilmesi, öğrenilmesi gereken yeni bir dil.  Bu dili öğrenenin artık kendine ihtiyacı var. Dışarıdan bir hocaya, guruya, ermişe, dışarıdan gelen birinin seni kurtarmasına ihtiyacın yok. Seyrettiğin bu aynadan alfabeyi öğrenirsen kimsenin sana tercüman olmasına gerek yok.  

Burada bir dil var, alfabe var.  Bu kitapta harfler var ve bunun daha  ileri aşamaları tabii ki var. Sadece burada verilenlerle de çok ilerilere gidebilirsin. Ama okumasını geliştirmek isteyenler için de kademe kademe artırmaya devam edeceğiz. 

Alfabenin harflerini mi veriyorsun?

Birliği anlamak için, ikiliği bilmek gerekiyor. “Bir” dediğimiz anda 1’in içinde 2 var ve alfabe aslında bu 2’den oluşuyor. Bunun bir adı eril, bir adı dişil. Biz herhangi bir şeyi tek başına anlayamıyoruz bu boyutta. Mutlaka karşısı ile anlayabiliyoruz. Bir şeyin çirkini varsa güzeli oluşturabiliyoruz. Soğuk diyebilmemiz için bir şeyin sıcağının olması gerekiyor. İşte bu boyutun dili, “ikili lisan”. 

Uzak Doğu’da Yin ve Yang, Şamanlar’da Yer Tengri, Gök Tengri, İslam’da Rahman ve Rahim diye anlatılıyor. Anne-baba, eril-dişil, geçmiş-gelecek, sağ beyin-sol beyin, iyi-kötü, negatif-pozitif diye anlatıldı bizlere birçok öğretide. Bilgisayarın bunu anlattığı dil ise 0 ve 1. Her türlü sorgulamayı böyle yapıyor. Arama motoruna bir şey soruyorsun, 0 ve 1’in yan yana gelişinin trilyonlarca şekli ile bize cevap veriyor. Aslında bilgisayar zaten kainatın dilinden kopya. Biz kopyadan aslını anlatmaya çalışıyoruz. Kitapta da almak-vermek, geçmiş-gelecek diye tablolar oluşturduk ve bu tablolardan her türlü şeyi çok kolaylıkla çözebilecek sistemleri anlattık. Olay geçmişte mi gelecekte mi, bedeninin sağında mı solunda mı, alt dişlerinde mi üst dişlerinde mi? Her birinin sembolik lisanda bir dili olduğunu söylüyor ve bu dili aktarıyoruz. Nasıl ki bir cihaza DNA’dan küçük bir parçanızı veriyor ve bütün DNA’nızı okuyorsa biz de okuyabiliriz. 

Yani hayatımızın küçük bir parçasından hayatımızın tamamını okuyabilir miyiz?

Evet tamamını okuyabilirsin. Bir kelimenin içerisinde tüm hayatının kodları var. Yaşadığın bir duygunun içerisinde senin nasıl bir gelecek yaratmak istediğinin  kodlamaları, bilgisi var. Kitapta bunları anlattık. Hem kadim bilgilerle hem kendi yaşadığımız deneyimlerle harmanlayıp güncelledik. Bu bilgiler aslında hep var fakat ortada hep yok. Yani birlik kavramı herkesin duyduğu, bir yerde okuduğu bir şey. Peki bu birliği nasıl yaşayacağız? Birlik diye bir şey var, hadi uygulayalım. Var mı bunun bilgisi, yok. Her şey bir. Peki her şey bir ise nerede? İşte birliği kendi hayatımızda yaşayabilmenin yolunu gösterdik. İkilik, okumada çok önemli ama bu bir, iki ve sonsuza kadar giden tüm sayıların toplamı sende ve sen bunu hayat aynası dediğimiz, yani senden yansımış olan evreninde görüp okudukça bulduğun şey kendinsin. İşte bu da birlik…

Buna bir örnek verelim mi?

Yaşadığın her olayın ısmarlayıcısı sensin ve her olay sana seni anlatıyor. Ancak zihin diyor ki, “Bu yaşadığın olayın seninle hiçbir bağlantısı yok.” Mesela otomobilinin sağ tarafını sürtmenle ilgili bir olaysa diyoruz ki, “Bu senin arabanın yani realitenin, düşüncelerinin sağı ile alakalı. Yani eril, gelecek, gelecek planları, maneviyat, baba, koca, oğul ile ilgili… Bu tarafa hasar vermişsin.” Kişi kendi sürttüyse başka, birisi gelip çarptıysa başka, birçok detayı var ama bir bakıyorsun ki hiç alakalı değil sandığın şey senin hayatında var. Bununla ilgili bir ifaden var. Bununla ilgili bedeninin sağ tarafında yaşadığın bir şey var. Gerçekten o anda geleceği ile ilgili karar veremeyen, aldığı bazı kararlarla ilgili kendine kızan bir tarafın var. Bunların her bir tanesini teker teker buluşturduğunda bakıyorsun ki sanki tesadüfen her birini aynı çuvala koymuşsun. Ayakkabın da, bedenindeki küçücük bir ben de, herhangi bir rahatsızlık da aynı mantık ve matematikle seni anlatıyor, hatta yemek yeme şeklin de sana seni anlatıyor. Bütün seçimlerinde senden bir parça var. O parça senin kaderin olmak üzere seçildi ve bunu sen seçtin. 

Negatif olarak yorumladığımız hastalıklarda, deneyimlerde, kayıplarda bunu kabullenmek çok zor geliyor. 

Küçük alanlarda fark ederek ilerlemek daha doğru. Ağır bir olayda, “Bunu ben mi seçtim, seçer miydim?” diye itiraz olabiliyor. Kişinin köpek fobisi var ve kurtulmak istiyor diyelim. “Bundan kurtulmak istemeden önce gel bir oku. Bunu niye çağırdın, bu olay sana ne anlatıyor?” diyoruz. Olayı açınca şunu görüyoruz; ona göre küçükken köpekler kovalamış ya da hiçbir olay olmamış ama korkuyor. Diyoruz ki, “Sen varlık olarak bu kodlamayı kendine niye yapmış olabilirsin, neyi öğrenmek için yapmış olabilirsin ve bunun sana faydası ne?” Bunu söylediğimiz an kişinin terapiye bakış açısı hemen değişiyor. “Bunun sana faydası neydi?” diyerek bir devrim yapıyoruz.  O zaman korkuyu atmaya çalışmıyoruz, tam tersine onu kendimize şifa aracı olarak görüp ondan faydalanıyoruz. Mesela bakıyoruz ki bu kişi kendi alanını belirleyemiyor, o kadar pozitife kaçma meyli var ki kendi alanını belirleyebilmek için bir köpek korkusu ihtiyacı ile o korkuyu çağırmış. Bir başka kişinin derinlik korkusu var, bir bakıyorsunuz ki kendini kaybedip herhangi bir şeyde o kadar derine gitmek meyli var ki, o derinlik korkusu ona sınırını çizmeyi öğretiyor. Sağlıkla ilgili bir örnek verelim. Hayat içerisinde ona sunulanların tadını alamayan kişinin tat alma organı pankreas ile ilgili sorunları oluyor, şeker hastası oluyor. Beden pankreas aracılığı ile diyor ki, “Sen hayatın sana sunduğu tatları, lezzetleri alıp kabul etmiyorsun. O zaman ben senin tadını bloke ediyorum. Sen şu ana gelemiyorsun. Gelemediğin için hep geçmişte yaşıyorsun ve geçmiş özlemlerin var. Bunun için çok sık ‘keşke’ diyorsun. Rüyalarında geçmiş özlemleri görüyorsun.”

Yani hayatı okumanın farklı yolları var; ifadeler, olaylar, duygular ve rüyalar… Birinde okuma yapmak diğerlerinin yolunu açar mı?

Bu hayatın içinde sözlerin yani ifadelerin, yaşadığın olaylar, haller ve haletler (daha kolay anlaşıldığı için duygular da diyoruz) ile rüyalar var. Bu dört bölümün içinde hepsi birbirini oluşturuyor. Bir şey ifade ediyorsun, ifaden olaya dönüşüyor, olayın duyguya dönüşüyor, duyguların rüyaya dönüşüyor. Rüyan sabah tekrar sana ifade oluyor. Sen sürekli bir şey ekiyorsun ve ektiğinden bir şey biçiyorsun. Bu çarkın içerisinde herhangi birinde uyanabiliyorsan, şu anda ektiğim ile akşam bu rüyayı göreceğim, şu an bende çıkan bu duygu ile bu kaderle karşılayacağım diye uyandığın an hepsinde uyanış başlıyor.  Üzerine gelen bütün olaylara artık “dur” diyorsun, çünkü hepsinin senden çıktığını, dışardan olmadığını biliyorsun. 

Bir ifadeyi ağzından çıktığı an fark edip “İptal iptal” diyenler var. Bu işe yarar mı?

Az önce bahsettiğimiz gibi korkuyu kucaklar gibi kelimeyi de önce kucaklayacağız. Senin o kaderi yaratmaya neden ihtiyacın var? “Keşke” ile şeker hastalığı arasındaki bağı söyledik. Peki sen neden “keşke” diyorsun? “Ay ben bunu iptal ediyorum” deyip iptal ettin de potansiyel duruyor. Niye çağırdın? Onun kökü var, onun kökünde senin geçmiş bağımlılığın var. “Ah o günler” diyorsun, “Eski daha iyiydi”, “Benim annem daha iyiydi”, “Benim geldiğim yerler, çocukluğum daha iyiydi”, “Şimdi yeteri kadar güvenli, lezzetli değil” diyorsun. Burayı fark etmeden kelimeyi değiştirmeye çalışınca yerine başka bir şey koyuluyor bu sefer. “Keşke”yi çıkartıyorsun, “Böyle olsaydı daha iyi olurdu” diyorsun. Ama “keşke” dememiş oluyorsun. 

Sık kullandığımız kelimelere odaklandığımızda şunu görürüz; şuuraltımızın ihtiyacı olan kelimeleri kullanıyoruz.  “Yetişmek zorundayım” derken”, “O kadar yavaşım, durağanım ki acele ediyorum” diyoruz. O nedenle acele edenler, acele kelimesini kullananlar, “hadi”ler, “çabuk”lar, “hemen”ler, “hızlı”larda yataylık yani dişil enerji çok fazla. 

Tam da burada dişinin negatif, erilin pozitif oluşuna bir açıklık getirelim mi?

Dişi enerji içine alan, kucaklayan, kapsayan, boşluk ama dinginlik ve huzurdur. Eril hareketli olan, dikey olan, dış bükey, bir şeyin içine giren, hareketli ve sürekli aktif olandır. Peki biz hayatımızda nerede aktif, nerede pasif olacağız? Bir erkeğin de aktif, hareketli olduğu alanlar olduğu gibi pasif olacağı, içeriye çekileceği alanlar da olacaktır. Örneğin meditasyon dişil bir hadisedir. Manevi konuların çoğunluğu dişildir. Bu şekilde bakınca negatif kötü bir şey değildir, dingin ve hareketsizdir. Sadece bunu nerede kullanacağımızın bilgisi çok önemlidir. Biz gece yatar, uyuruz. Yataydayızdır ve bu negatiftir. Çünkü gece de karanlık da yatay ve negatiftir. Yatay ve yatayı buluşturmak çok güzeldir. Fakat geceleyin zihnini çok çalıştırırsan, aşırı hareket yapmaya kalkarsan uyuyamadığın için hayatının dengesi bozulur. İşte negatifin doğru kullanılacağı yerde sen pozitifi kullandığında denge bozulur. 

Ama meditasyon yapıyorsun, dinginleşmen, sakinleşmen ve o dinginliğin içinde seni kucaklayacak olanla buluşman söz konusu. Ne kadar değerli… Yani zihnini kenara bırakabildikçe kendinle buluşuyorsun. Şimdi burada negatifi kötü zanneden taraflarımız negatifi ne kadar onayladı değil mi? Ama diğer taraftan eril, harekettir. Bir insan örneğin çalışmadan yaşamaya kalkarsa, pozitifte geçmesi gereken yerde negatifte kaldığı için bu durum ona zarar verir. Gün doğdu, aydınlandı, güneş var (güneş de eril, baba) hareket etmen lazım ama duruyorsun. İşte bu da bize zarar verecek olan, pozitifin içindeki negatif haldir. 

 Negatif ve pozitifi yanlış öğrenmişiz bugüne kadar…

Bize pozitif veya negatif, iyi veya kötü diye iki uç olarak anlatılan sistem doğru bir sistem değil. Neyi nerede kullanacağımızı bileceğiz. Harekete geçeceğimiz yerde harekete geçeceğiz, yavaşlayacağımız anda yavaşlayacağız, susacağımız anda susacağız. Örneğin konuşmak pozitif, dinlemek negatif bir eylemdir. Sürekli konuşan bir insan bir şey alabilir mi? O zaman ara sıra negatife geçip almak ve dinlemek kıymetlidir. 

Kitapta şaşırtan bir tanım var, “Kazalar pozitiftir” demişsin. 

Kaza, çok durağanlaşmış, yataya geçmiş bir kişiyi harekete geçirmek üzere çağrılan bir eylemdir. Burada pozitife yönelik bir sır verelim. Kişi neyle buluşmak istiyorsa diğer uca gider. Bir şey zıddıyla buluşur. Ancak bu “zıt” çok iyi anlaşılamıyor. Bir şeyin aynısı tam zıddıdır. Pozitifin en ucu ile negatifin en ucu aynıdır. -8 ile +8 birbirinin aynısıdır. Birisi aşırı verici diğeri de aşırı alıcıysa ikisi birbirinin aynısıdır. Birisi Fenerbahçe’yi 10 şiddetinde tutuyor, birisi Galatarasay’ı 10 şiddetinde tutuyorsa ikisi de birbirinin aynısıdır. Onun için hayat içerisinde o aynılar ayrılık getirir ve birbirlerini iterler. Bu çok önemli bir yasadır. 

Yani hayatın içinde en çok kızdıklarımız bizim aynılarımız mı?

Evet. Hayat içerisinde birsinin en çok kızdığı ve sinirlediği kişi kendisinin aynısıdır. Bu kişilerle çok yoğun itişme ve uzaklaşma yaşar. Neyi çok uzağa koyuyorsan onunla senin “aynalığın” vardır. 

Birbirini çekenler kimdir bu durumda?

Benzerler birbirini çekerler. Mesela bir dişli düşünelim. Bir tarafı fazla girintili, bir tarafı fazla çıkıntılıdır. O fazlalıklar birbirini içine girerek bir şeyi hareket ettirirler. Onun için en uyumlu çiftler birbirini içerden çevirecek olanlardır. Bu kişiler birbirine benzerdir aslında. Onun ileriye gittiği yerlerde diğeri geri çekilmiştir, birinin eril olduğu alanda diğeri dişil hale gelmiştir, diğeri çok dişi olduğunda öbürü çok eril hale gelmiştir. Bu ilişkilerin düzgün gidebilmesinin sırrı kimin nerede öne çıkıp geriye çekileceğini bilmesiyle orantılıdır. 

Tam da dengeden bahsetmişken… Her an hayatı okumaya çalışmak da bir dengesizlik yaratır mı?

Her şeyin bir anlamı var fakat burada da aşırı erile, aşırı harekete geçersen zihnin karışır, okumakta zorlanırsın. Sana aktarılanı yumuşaklıkla, kenara çekerek okursun zaten. 

Bir durumun kendiliğinden dikkatimizi çekmesini mi beklemeliyiz?

“Ben okuyacağım, okumalıyım” diye kendini zorlamak okuyamamayı gerektirir. 

Dengeli bir biçimde okuma yapabilirsek neler öğreniriz bu okumalardan?

İnsanların mutlu olabilmesi çok önemli. Mutluluk demek hayattan taleplerin karışlanabilmesi demek. Birçok kişi hayattan gerçekten talepte bulunmuyor. Neden? Tanrı o taleplerini gerçekleştirdiğinde şikayet edecekleri bir şeyleri kalmaz diye. Bizim istediğimiz şey bize veriliyor. O nedenle de birçok kişi istemiyor, talep etmiyor ve bu şeklide mutsuz, huzursuz yaşamaya devam ediyor. O nedenle taleplerimizi belirlememiz çok önemli. Hayat aynası içinde kendimizi seyrettikçe neye ihtiyacımız olduğunu görmeye başlıyoruz.

Hayatımızdaki her şey bizim taleplerimiz, seçimlerimiz mi?

Eşini, çocuğunu, işini, arkadaşlarını, yaşadıklarını, sağlığının durumunu kendin seçiyorsun. Bu seçiminde senin kader kodlamaların, taleplerin var. Hayat aynasında kendi taleplerini görebildiğinde, okuyabildiğinde artık bu talepleri neden seçtiğini fark edip anladığın an yeni talepler yazabilirsin. Yani az önce örneğini verdiğimiz hayvandan korkmanın, derinlik korkusunun yerine şimdi cesur olmayı koyabilirsin. Neden? Kendi alanını ve sınırını belirlediğin için. Ama seyrettiğin bu aynanın seninle alakası olmadığını düşünüyorsan, bağlantı kuramıyorsan, sadece bu sistemi yaratana öfkeleniyorsun. Onun için dikkat edersek birçok kişi aslında dışarıda birine öfkeli görünse de şikayetçi olduğu ve öfkelendiği aslında Yaradan. Kavgası onunla… Oysaki hayat aynasında kişi kendini okuyorsa, kendiyle ve bu sistemin yaratıcısı ile barışıyor. Sistem öyle güzel işliyor ki o zaman sadece selamlaşıyorsun. Ismarladığını sana getirene teşekkür ediyorsun.

Organların da dilleri var, okumaları var. Bir organını kaybettikten sonra bu kitabı okuyanların “iş işten geçti” dememeleri için mesajın ne olur?

Fark et de ne zaman fark edersen fark et. Ne zaman, ne kadar uyansan o kadar faydalı. Bazen bir kurban vermek icap edebilir. Bu bir organ olur, kayıp olur, zaman olur. O kurbanla da öğrenilecekler vardır. Kişi çok katıysa bir kurban ile öğrenmek durumda kalabilir. O da yine o durumun şifasıdır. Yani orada da yine şükredecek çok şey vardır. “Organım gitti” diye sızlamak doğru değil. 

Diyelim ki safrakesesi alınan bir kişi ne mesaj almalı ve yola nasıl devam etmeli?

Bütün buruşuk organlar eril, bütün parlak organlar dişil. Her organın da bir sevgilisi var, karı-koca ilişkisi var. Safrakesesi ile karaciğer de karı-koca.

Orada da safrakesesi eril ve karaciğerin sevgilisi. Eğer eril ve dişilden okursak buradaki safrakesesi ile ilgili kısım erille, babayla, gelecekle, sertlikle, katılıkla ilgili…. Sen burayı çözdükçe kendini de kolay dönüştürebilirsin. Bu bir prospektüs gibi, hepimize yardım ediyor. Biz de hala okuyup bir sürü şey öğreniyoruz. Bunu bilmek seni illa tekamül de ettirmeyebilir ama gelişmene, tekamül etmene kolaylık verir. Herhangi bir şeyi bilmek bizi başkalarından daha üstün de tutmaz. Bilerek kendini geliştirmen kolaylaşır. 

Konuyu toparlamak adına bir kez daha sormak istiyorum; kötü patron, huysuz komşu, parasızlık, işsizlik…  Şikayet ettiğimiz bu konuları nasıl dönüştürürüz?

Şikayetlerin arkasında hayatı okuyamama ve anlamlandıramama vardır. Şikayet eden kişinin tam ihtiyacı olanlar, aynı olduğu için ittikleri geliyordur. En çok şikayet ettiklerimiz aynımızdır. O alanda o enerji sistemi içinde birbirimizle çok fazla aynı olduğumuz taraflar ve en fazla öğreneceklerimiz o kişilerdendir. 

Şikayet etmenin diğer mekanizması bu olayın tekrarını istemektir. Şuur altımız şunu bilir; bir şeyden şikayet ediyorsan bu olayı yaşamaya devam edersin. Şunu da biliriz ki orayı kucaklayıp kabul ettiğimiz anda şükre geçeriz ve o olayla ilgili bağlantıyı keseriz. 

Şuur altımız bu ikisini de biliyor. Neden şikayet ediyor? Çünkü devam etsin istiyor, “ihtiyacım bitmedi” diyor. Kızmak ve öfkelenmek o kişiyle bağlantıyı devam ettirmektir. Onun için eski arkadaşlıklar, ilişkiler, eşlere kızgınlık devam ediyorsa o kızgınlığın arkasında o kişi ile iletişim ve ilişki devamlılığı ilkesi vardır. O ilişki veya evlilik sadece başka bir çerçeve içinde devam ediyor ama devam ediyordur. Eskiden yüz yüzeydi şimdi arada mesafe var ama kavga devam ediyor.

İFADELERDEN OKUMA

“Söz ağızdan bir kez çıkar” sözünü hatırlatan bir konu ile karşı karşıyayız. Ünal Güner, kainatın tıpkı teknolojide olduğu gibi frekanslar aracılığı ile haberleştiğini, ağzımızdan çıkan her bir hecenin bir hareket dalgası başlattığını söylüyor. O zaman en sık kullandığımız kelimelere bir göz atalım. “Aynen” dedikçe her şeyin aynı kalmasını mı talep ediyoruz , “keşke” dedikçe geçmişte mi kalıyoruz, “kesinlikle” deyip deyip de hayatımıza sertlik ve keskinlik mi ısmarlıyoruz? İşte daha büyük bir sürpriz: “Çok istiyorum” diyerek de aslında istemediğimizi beyan ediyoruz. Çünkü “çok” aslında “yok” demeye dönüşüyor. “Çok” ile aşırıya gitmek emin olamama frekansından kaynaklanıyor ve bu da istiyormuş gibi yapmaya dönüşüyor. O nedenle ağzımızdan çıkanı kulağımızın gerçekten duyması çok önemli.

ERİL Mİ, DİŞİL Mİ?

Ünal Güner kitabında Eril ve Dişil prensipleri bir tablo halinde sunuyor ve böylece hayatı okumanın kodlarını kolaylaştırıyor. 

Örneğin “Eril” başlığının altında “Baba, erkek, gelecek, vermek, ruh, sıcak, ateş, pozitif, sağ, üst” yer alırken, “Dişil” başlığının altında “Anne, kadın, geçmiş, almak, beden, soğuk, su, negatif, sol, alt” yer alıyor. Olayları bu tabloya yerleştirdiğinizde size mesajın nereden geldiğini anlamanız kolaylaşıyor.

İLİŞKİLERİNİ OKU:KİMLE TAMAMLANIYORSUN?

Hayatı aynası en çok da ilişkilerden yansıtma yapıyor. Özellikle eşimiz ve yakınımızda olanlar bizim neyle tamamlanmak istediğimize işaret ediyor. Ünal Güner, “Ya tam tamamlandığınla evlenirsin ya da kendinde veya karşında eksiklikler varsa dışarıdan tamamlayıcı enerjileri ithal edersin” diyor. Bunun açılımını ise şöyle yapıyor: 

“Bir kadının kocası, onun gelecek planlarını, ilahi sisteme olan yaklaşımını ve ruhsallığını temsil eder. Bir kadın kocasını aldatıyorsa geleceğe gitmeyip oyalandığı için ruhunu ve maneviyatını aldatıyordur. Kadın kocasına güvenmiyorsa geleceğe güvenmiyor olabilir. Kocasının kendisini başka bir kadın ile aldatacağını düşünüyorsa ya da erkeğin parasal işlerine güvenmiyorsa, ruhsal akışa inanıp güvenip bir şey yaparsa zeminini kaybedeceğini düşünüyor olabilir. 

Kadın kocasını şikayet etmekten, onu kötülemekten vazgeçerse bir de bakar ki manevi bağlantısı güçlenmiş. 

Bir erkeğin karısı, onun maddi ve dünyevi işlere, geçmişe bakışını ifade eder. Bir erkek karısını aldatıyorsa bu alanlarda aslında kendini aldatıyor ve ekonomi, beden ya da para ile ilgili sorunları davet ediyordur. Ekonomisini iyileştirmek isteyen erkek karısına özen gösterecek, onunla ilgilenecek, sevgisini güzel sözcüklerle, iltifatlarla kalpten verecek. Bir yer dönüşecek, her yer dönüşecek.

‘Karısına çok kötü davranıp çok para kazanan erkekler var’ diye itirazlar olabiliyor. Onların da bedenlerinde ya da geçmişle ilgili herhangi durumlarında kazalar olur. Geçmişe karşı kendini borçlu hissedip aşırı minnettarlık eder ve tokat yiyebilir. Annesi ile ilgili sıkıntılar olabilir. Sonuçta oradaki enerji, bulut başka yere mutlaka gider. Ama o buluta bir güneş verirsin, her şey dönüşür. 

Şunu da eklemek lazım; bazen de çiftlerin tamamlanacakları birbirleri değildir ve başka tamamlanacakları alanlara gitmek için birbirlerini itiyorlardır.

NEYİ SEYREDİYORSAN ORAYI ÇOĞALTACAKSIN

Maneviyat nedir?

Maneviyat kendinde olmaktır. Kendindeysen, kendini bilip tanıdığın için buradasın ve andasın. An demek Yaradan demek; Yaradan ile bağlantıdasın. İçinde olmadığın bir arabayı herhangi bir yere götüremezsin. Birçok kişi farklı beklentiler ve hesaplar içinde olduğu için burada değiller. Burada olmadıkları için de arabayı kullanamıyorlar. Arabayı kullanabilmek için bilgi anahtarına ihtiyaç var. Önce oraya oturacaksın ve bilgi anahtarını çevirip kullanacaksın. Bilgi işte bu okuma. Sonra nereye istiyorsan gidebilirsin. Ama ilk iş o arabanın içerisine geçmen yani kendine gelmen, kendinde olman. Bütün ibadetler, manevi sistemler, her şey bizi buraya getirmek için. Kendimiz olabilmemiz için. Kendimiz olmak olduğun halin içerisinde, olduğun halin kabulü ile buradan yeniden bağlantıya geçmek demek. Bir teklif var, sunum var, konu var, onunla bir daha bağlantıya geçmek demek. Şu ana kadar birçok şey konuştuk. Bir rahatsızlık konuştuk diyelim. Şimdi o rahatsızlık ile yeniden bağlantıya geçiyorsun. Senin için o rahatsızlığın adı safrakesesi idi. Şu ana kadar… Şimdi baktığında bambaşka bir şey ile karşılaşıyorsun. Safrakesenin neden alındığının bağlantısını kuruyorsun. Yani aslında yaşadığının sorun değil, çözüm olduğunu fark ediyorsun. 

Çözümlere ulaşamaya çalışırken fark etmeden sorunları mı büyütüyoruz?

Kimi insanlar sorun odaklı. Soruna odaklandıkça sorunlar büyüyor. Çevreciler, hayvanseverler, dünyayı kurtaranlar, ekonomiyi kurtarmak için felaket senaryoları ile dünyayı ve kendi hayatlarını aşağı çekenler. Bir de çözüm odaklılar var. Çözüm odaklılar burada olanlar ve şu an yeniden bağlantıya geçenler, anbean çözüm üretenler. Biz çözüm üretensek hayata bir daha bakıyoruz. Hayat arabasına bir daha biniyor ve elimizdeki anahtar ile çeviriyoruz kontağı. Bağlantı kurduğumuz an orada çözüm üremeye başlıyor. Diğerinde ise sorunlar artmaya başlıyor. İşte burası bizim için pozitif veya negatifin en önemli noktası. Neyi seyrediyorsan orayı çoğaltacaksın, nereye odaklanıyorsan orayı büyüteceksin, neye inanıyorsan onu var edeceksin. Onun için çözüm de sorun da sende. “Sorunun kaynağı sende” demek bir şey ifade etmiyor. Sulandırılmış bir ifadeye dönüştü. Ama şimdi diyoruz ki “Araca bir daha bin, yeniden bağlan, göreceksin ki durum kolaylıkla geçecek. Hatta zevk verecek, kucaklayıp kucaklandığını hissedeceksin. Arabanın içinde yaşadığın hal, hayatın ritmini yakaladığın an olacak. Hayatının ritmi tıpkı Tanrı’nın nefesini hissetmek gibi olacak. Onun kalbi ile beraber atacaksın.”

Pozitif Dergisi 28. sayısında yayınlanmıştır. Aralık 2018




«

»

Yorum yapmak ister misin?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da da görüşelim

Instagram has returned invalid data.

Takip et!