Defne Suman son romanında bir kez daha aynı şeyi yapıyor ve okuyucuyu tarihe, olaylara ve insanlara farklı en az bir yerden daha bakmaya davet ediyor. Bunun, ayrışmak yerine yakınlaşmak, ortaklıkları, birliktelikleri görebilmek ve özgürleşmek için önemli olduğunu söylüyor.
Nazan Öncel’in bir şarkısı vardır; Beyoğlu’na götür beni, kitaplara bakalım, sokaklarda gitar çalalım, tatil için para yapalım, oturalım bir yerde, bir iki laf edelim, sinemaya gidelim sonra karanlıkta öpüşelim, der. Buram buram gençlik kokan sözlerdir benim için. İşte Defne Suman’ın son romanı Rüyaya Benzer de öyle… Bir zamanların Beyoğlusunu, Kemancı’yı, tarihi pastaneleri, yıllanmış iş hanlarını, Boğaziçi Üniversitesi kampüsünü ve buralarda dolanan genç kahramanların duygularını öyle bir aktarıyor ki 90’lara dönmüş gibi oluyorsunuz. Ancak hikâye aynı zamanda çok da hüzünlü. Çünkü o gençlerden biri ölü. Öleli henüz birkaç saat olmuş ve artık bedende olmayan bir bellek bize başına gelenleri anlatmaya başlıyor. Geçmiş, anlatıcının o güne kadarki ömrü ile sınırlı da değil, sık sık Türkiye tarihinin karanlık koridorlarını dolaşıp geri geliyor. Bunu yaparken de hepimize şu soruları tekrar sorduruyor: O olaylar yaşanırken ne hissettim ne yaptım, görmezden mi geldim, sorumluluk mu aldım, yaptıklarım işe yaradı mı, bugün olsa ne yapardım, bugün ne yapmalıyım?
Devamını mumkundergi.com adresinden okuyabilirsiniz.




Yorum yapmak ister misin?